Neden Geldim Ki Bu Dünyaya?

Halbuki kendimizi bulmaya geldiğimizi unutmuşuz! Her dönüşün kendimize; her acının içimize acılan bir kapı olduğunu bilmiyoruz.

Neden Geldim Ki Bu Dünyaya?

Neden geldim ki bu dünayaya?

Ertelenmiş bir hayatın içinde figüran gibi yaşıyoruz. Gerçekte biz yokuz! Sadece gelecekte yaşamayı hayal ettiğimiz bir yığın düşler var. Öyle ki yaşadığımız acılar rüya mı kâbus mu karar veremiyoruz?

Kimi zaman ufak bir sevincin yarattığı huzura tutunup adına yaşamak diyoruz. Aslında hiç bilmediğimiz, hiç anlayamadığımız belki de hiç çözemediğimiz bir yığın dünya işleri arasında bir bebeğin ana rahmine tutunması gibi hayata tutunmaya çalışıyoruz. Beslendiğimiz kaynak neyse o çıkıyor karşımıza...

Sevgi ve muhabbetten yoksun kalplerden medet beklerken bir kuyunun dibindeymiş gibi yapayalnız kalıyoruz. Bazen bir tebessümün sıcaklığında bir gül gibi açıp mis kokular yayıyoruz...

Çoğu zaman çaresizliğin acısından soruyoruz defalarca;

“Neden geldim ki bu dünyaya”

Hâlbuki kendimizi bulmaya geldiğimizi unutmuşuz.

Her dönüşün kendimize; her acının içimize acılan bir kapı olduğunu bilmiyoruz.

Adına yaşamak denilen bir kovalamaca ve oyunun içinde dönüp duruyoruz.

Aslında bedenimize inen her darbe bizi kendi içimize döndürüyor.

Fakat anlayamıyoruz!

Bizi bu buhranın arasından tutup çıkaracak gücün yine kendimiz olduğunu göremiyoruz.

Medet beklediğimiz her kapı suratımıza şiddetle kapandığında yanıyoruz...

Ah o yangın değil mi bizi kendimiz eden!

Her yanışta olgunlaştırıp güzelleştiren!

Bir gün tüm çareler tükenip hakkın kapısına geldiğimizde,

İlk çalınması gereken kapının en son çalmanın mahcubiyetiyle öylece kalacağız...

O vardığımız kapının aslında içeriden açılan “kendi gönül kapımız” olduğunu anladığımız gün tüm kâbus bitecek!

Kendi kusurlarımızı sevgiyle kabule geçip okumaya başladığımızda tüm varlık bizi bir anne şefkatiyle sarıp sarmalayacak...

Ve o zaman tüm sorunun ve tüm kavganın kendimizle olduğunu anlayacağız...

Kimimiz ölmeden evvel kimimiz öldükten sonra!

Ya nasip!